fbpx

Çitlembik

Celtis-caucasica-fruitGülçin 31 yaşındaydı,

 

Üniversitenin işletme bölümünü bitirmiş, bazı iş girişimlerinde bulunmuş ama iş hayatında başarılı olamamış, bir türlü dikiş tutturamamıştı. Kendi işini kurmak, çalışmak, bugüne kadar okuduklarının ve öğrendiklerinin karşılığını almak istiyordu.  Ama zordu iş hayatı, riskliydi.

 

Bir yerde okumuştu: Ticaret Odası’nın istatistiklerine göre Türkiye’de kurulan her 100 işyerinin 85’i ilk 5 yıl içerisinde batıyormuş. Bu mantığa göre bakınca hiç kimsenin her hangi bir işe girişmemesi gerekiyordu. Risk %85’di. İstatistikler böyle söylüyordu.

 

Özel hayatı daha da berbattı, 31 yaşına kadar topu topu 2 sevgilisi olmuş ve onlardan da pek bir hayır görmemişti.

 

Evlenmek, yuvasını açmak istiyordu Gülçin, ama olmuyordu. Neden aklı başında, doğru, dürüst ve efendi erkekler ona yanaşmıyordu? Acaba çok mu çirkindi? Yoksa evlenen bütün kadınların bildiği bir şey vardı da sadece o mu bilmiyordu?

 

Aşırı mutsuz, depresif halleri yüzünden ailesi tarafından defalarca ve zorla psikologlara götürülmüş, bir de ilaç kullanmaya başlamıştı. İlaçlar onu uyuşturuyor, yaşayan bir ölü gibi ruhsuz ruhsuz dolaşmasına sebep oluyordu…

 

Bir gün evlerine gelen bir misafirle annesinin konuşmalarına şahit oldu, Adıyaman’da çok meşhur bir hoca varmış, nefesi çok kuvvetliymiş, kimi üflese 3 dolunay geçmeden kesin evleniyormuş.

 

Bu tür şeylere hiç inanmayan ama ilaçların etkisiyle artık zombileşmiş Gülçin sadece annesinin gözlerinin parıldadığını görebildi.

***

 

Uykusunu alamamış Gülçin pörtlek gözleriyle karşısındaki adamı seçmeye çalışıyordu. 40-45 yaşlarında, eli ayağı düzgün, hafif kirli sakallı, uzun saçlı, oldukça yakışıklı bir adamdı. Üzerinde ise son derece modern ve kaliteli bir takım elbise vardı.

 

O ise sarıklı, cübbeli, bir metre sakalı olan, yaklaşık 100 yaşında bir hoca bekliyordu. Çok şaşırmıştı, acaba yine ilaçların etkisiyle hayal mi görmeye başlamıştı?

***

 

-Evet, dedi hoca. Nedir dileğin?

 

Ne istersem isteyeyim yapacak mısınız dedi Gülçin,

 

Hayır dedi adam, ben hiç bir şey yapamam, belki sen yapabilirsin. Ben sadece yol göstermeye çalışırım.

 

– Ölmek istiyorum! dedi Gülçin, bu hayattan bıktım. Hayatımda hiç bir şey istediğim gibi gitmiyor. Ne ilişkilerim ne de iş hayatım, çok mutsuzum, beni ilaçlarla uyuşturuyorlar, ilaçlarımı içmediğim zaman ise daha da depresif oluyorum. Bir defa da intihara kalkıştım ama onu da beceremedim ve annemin bundan haberi yok.

 

– Hay hay, dedi takım elbiseli hoca, istediğin bu olsun, eminim ki acısız rahat bir ölüm istersin.

 

– Tabii ki, dedi Gülçin, yatağımda acı çekmeden, uykuda ölmek istiyorum.

 

Adam arkasını döndü ve tezgahın orada bir şeylerle uğraşmaya başladı, bazı bitkilerin sapını bazısının da sadece yapraklarını koparıp yanan bir kandilin üzerindeki küçük cezveye atıyordu.

 

– Sizin beni ikna edip hayata geri döndürmeniz gerekmiyor muydu? diye sordu Gülçin arkası dönük adama, titrek bir ses tonuyla…

 

– Böyle bir misyonum olduğunu da nereden çıkardınız? dedi hoca, ben buraya gelen insanların ne istediklerini sorarım ve sadece onu yaparım. Düşüncelerini değiştirmek bana düşmez.

 

Kaynayan cezvede ki yeşil sıvıyı küçük bir fincana boşalttı. Biraz soğuması için beklerken tekrar Gülçin’e sordu, – Emin misin?

 

-Eminim! dedi Gülçin, peki nasıl olacak?

 

– Bu fincandaki karışımı içtikten 24 saat sonra biraz miden bulanacak, sonra çok uykun gelecek, hem de dayanamayacağın kadar çok. Ve uyuduğunda bir daha gözlerini hiç açamayacaksın. Acısız, sancısız olacak, sadece azıcık mide bulantısı, o kadar…

 

Fincanın sıcaklığı Gülçin’in ellerini yakıyordu, tuhaf bir kokusu vardı, şimdiye kadar hiç tatmadığı ve bilmediği bir baharat gibi kokuyordu karışım.

 

Soğumasını bile beklemeden kafasına dikti, zaten çayı da çok sıcak içerdi, biraz damağı yandı ama artık ne önemi vardı ki? Nasılsa 24 saat sonra ölecekti.

 

Sana son bir iyilik yapacağım dedi adam, elinde küçük bir poşet vardı, bu poşetin içinde bezelyeye benzeyen ama daha koyu yeşil, küçük yeşil toplar vardı.

 

Eğer dedi önümüzdeki 24 saat içinde ölmekten vazgeçersen bu küçük yeşil tabletlerden bir tane yut. Az önce içtiğin zehrin tek panzehiri budur, ancak şunu sakın unutma, her bir tablet sana ancak 24 saat kazandırır.

 

Yani aslında içtiğin ilacın geri dönüşü yok, o kanına karıştı bile, fakat her bir yeşil tablet bu zehrin etkisini 24 saat daha geciktirir dedi ve kızın eline poşeti bıraktı. Poşette 7 küçük yeşil top vardı.

***

 

Annesiyle birlikte eve döndüler, zehri içtikten sonra neredeyse 20 saat geçmişti, midesinin bulandığını hissetti Gülçin, bir yandan da uyku bastırmıştı. Galiba ölüm saati yaklaşmıştı.

 

Çocukluğunu düşündü o anda, hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçmeye başlamıştı. Okul yılları, ilk sevgilisi, ilk iş deneyimi…

 

Sonra annesi ve kardeşi geldi aklına, onların da üzülmesini istemiyordu ama zehri içmişti bir kere.

 

Birden her tarafını ölüm korkusu kapladı. Nasıl olsa eninde sonunda ölecekti, bir gün daha yaşasaydı ne olurdu ki? Annesinin ve kardeşinin üzülmesini bahane etti kendi. Eli küçük yeşil tabletlere gitti, bezelye gibi bir şeydi bu ama ilaç değildi, bir bitkinin tohumuydu herhalde.

 

Hızla yuttu, 15-20 dakika sonra mide bulantısı geçmeye başlamış uykusu da açılmıştı.

 

7 gün böyle geçti, ölüm korkusu her geldiğinde küçük yeşil tabletlere sarılmıştı Gülçin ve son tableti de dün akşam içmişti. Eğer yeni tablet bulamazsa bu gece ölecekti. Ölümün soğuk nefesini kanında hissetti Gülçin. Ölmek fikrinden daha tam olarak vazgeçmediyse de henüz erken olduğunu düşünmeye başlamıştı.

 

İlk uçakla Adıyaman’a uçtu. Oradan da karayoluyla hocanın köyüne geldi ve hocanın karşısına dikildi. Tek isteği birkaç tane daha yeşil tabletti.

 

Hoca ise sanki Gülçin’in tam da bugün geleceğini biliyormuş gibi bakıyordu onun gözlerinin içine.

 

Onun için daha önce elinden geleni yaptığını söyledi takım elbiseli hoca ve artık küçük yeşil tabletleri bedavaya veremeyeceğini söyledi.

 

Her bir tablet için 100 TL. istiyordu hoca efendi. Gülçin çok şaşırmıştı ama başka çaresi de yoktu. Cebindeki tüm parayla ancak 4 tablet alabilmişti.

***

 

Gülçin deli gibi borç para arıyordu, bir şekilde para bulması ve gidip daha çok tablet alması gerekiyordu, yoksa ölecekti. Önce yakın arkadaşlarından toplayabildiği kadar borç topladı, ailesinin durumu da çok iyi değildi. Sürekli sağdan soldan borç para buluyor, gidip hocadan tablet alıyordu.

 

Ama daha çok paraya ihtiyacı vardı Gülçin’in, bu tabletleri üçer beşer almak yetmiyordu. Para kazanması lazımdı, hem de iyi para kazanması.

 

Ne yapacağını kara kara düşünürken eğitimini aldığı ve bildiği tek işi yapmaya karar verdi. İşletmecilik.

 

Kimsenin borçlanmak istemeyeceği bir adamdan yüklü miktarda borç aldı. Adam tefeciydi. Normalde asla böyle büyük bir riske giremezdi Gülçin ama artık girebiliyordu, kaybedecek neyi kalmıştı ki, riske girmezse zaten ölecekti. Parayı ödeyemezse yine ölecekti. Hiçbir şey yapmayıp evde otursa yine ölecekti. Yani çok küçük bir ihtimal hariç her durumda ölecekti Gülçin.

 

Mevsimlerden yazdı. Yazlık bir tatil beldesinde işletmek için belediyeden bir yer kiraladı. Bu tür sahil büfeleri sezonluk olarak belediyeden kiralanır, kirası peşin ödenirdi. İşletmeciler yaz boyunca plajda, sahilde tost, meşrubat, mecmua, sigara satar ve belediyeye ödedikleri paradan daha fazlasını kazanmaya çalışırlardı.

 

Çok çalışıyordu Gülçin, gece gündüz demeden çalışıyordu, çok çalışıyordu çünkü motivasyonu çok yüksekti. Eğer çok çalışmazsa ölecekti..!

 

Bir yandan tefeciye olan borcunu taksi taksit ödüyor bir yandan da sık sık hocanın yanına gidip küçük yeşil tabletlerden alıyordu.

 

Bu arada aktif iş hayatının içinde birde kumaş toptancısı adamla tanıştı Gülçin. Kafaları çok uyuşuyordu, bir süre sonra sevgili oldular.

 

Artık ölmeyi hiç istemiyordu, ama kanındaki zehir hala duruyordu, buna kalıcı bir çözüm bulmalıydı. Bu böyle gitmezdi…

 

Sevgilisini de yanına alıp hocanın yanına gittiler, sevgilisiyle el ele her şeyi anlattılar hocaya ve artık bu durumdan kurtulmak istediklerini uzun uzuun anlattılar.

 

“Artık ölmek istemiyorum hocam” dedi Gülçin bağırarak, “yaşamayı seviyorum”…

 

Hoca Gülçin’e ve elini tutan sevgilisine baktı kısa bir süre, yüzünde huzur ve mutluluk vardı sanki.

 

Sonra Gülçin’e dönerek

-Özgürsün dedi sadece…

-Nasıl yani? diye sordu Gülçin.

 

– O sana içirdiğim şey sadece ısırgan otunun suyuydu, biraz da nane yaprağı. Kanında hiç bir zaman zehir olmadı, sadece sen öyle sandın. Ve ölüm kapına dayandığında artık ölmek istemediğini fark ettin. Hayatın ne kadar değerli olduğunu ancak o zaman anlayabildin.

 

-Peki ama ya o mide bulantısı?

 

– O mide bulantısı benim sana verdiğim telkin sonucu gerçekleşen psikolojik bir olaydı. Sen midenin bulanmasını bekliyordun, bir de bunun üzerine ağır stres binince mide bulantısını sen yarattın, belki bünyen alışkın olmadığı için ısırgan otunun suyu da azıcık yapmış olabilir.

 

– Peki, o küçük yeşil tabletler?

 

– Ha onlar mı, onlar bizim buradaki çitlembik ağaçlarının meyvesidir, biz onları burada çekirdek gibi çitler yeriz, bir şey değil yani. Hiç duymadın mı? Bildiğin çitlembik işte.

 

– Ve artık görüyorum ki yaşama umudu seni çepeçevre sarmış, yaşamayı seviyorsun, hayatın kıymetini anlamışsın, dolayısıyla artık bana da o küçük yeşil tabletlere de ihtiyacın kalmadı. Özgürsün..!

 

Ne diyeceğini bilemedi Gülçin. Öylece bakakaldı, sonra ayağa kalktı ve hocaya sıkı sıkı sarıldı, kendini tutamadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Sanki kendisine yeni bir hayat bahşedilmişti.

 

Hoca Gülçin’in başını okşayarak; -Hadi gidin artık ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edin. Hem bak sırada bekleyen yeni müşterilerim var, bugün 3 kişiye koca, 2 kişiye de acilen iş bulmam lazım, çok işim var çook diyebildi dolan gözlerini gizlemeye çalışarak.

 

– Yalnız gitmeden önce son bir işimiz kaldı, dedi hoca ve arkasındaki çekmeceden kalın bir zarf çıkarttı. Gülçin’e verdi. Bu zarfı burada açmanı istemiyorum, lütfen bunu evine vardığında aç diye de ekledi ciddi bir tavırla…

***

 

İnsan sahip olduklarının kıymetini ancak kaybedince anlarmış. Gülçin de tam olarak kaybetmese bile kaybettiğini sandığı bir anda yaşamın kıymetini bilebildi. O şanslıydı…

 

Gülçin o gün sevinçten ne yapacağını şaşırmıştı. İçi içine sığmıyordu. Evine vardığında hocanın kendisine verdiği zarf aklına bile gelmedi.

 

Bir hafta sonra sevgilisiyle akşam yemeğine gitmek için çantasını değiştirirken birden zarfı fark etti. Nasıl da unuttum ben bunu diye kendi kendine söylenirken zarf birden bire açıldı ve içindekiler yere döküldü.

 

Bir sürü para vardı vardı zarfın içinde ve çoğunluğu 100 lük banknotlar. Önce ne olduğunu anlayamadı, sonra gözü paraların arasındaki beyaz bir kağıda ilişti. Şöyle bir not yazıyordu kağıtta.

 

“Bunlar bugüne kadar çitlembik almak için bana verdiğin paralar. Ben bugünün geleceğini bildiğim için ilk günden beri bana verdiğin tüm paraları bu zarfın içinde biriktirmiştim. Hayatın kıymetini bilmeyen parayı da hak etmez ama sen artık yaşamın değerini bildiğine göre bu parayı da sonuna kadar hak ediyorsun. Bu paraların hepsi senin. Gidip bütün borçlarını ödeyebilirsin.” (Nuri hocan)

 

Ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi Gülçin. Sadece dondu kaldı. O akşam yemekleri Gülçin ısmarladı, ertesi gün ise tüm borçlarını kapatıp daha büyük bir sahil büfesi kiralamak için sevgilisiyle birlikte belediyenin yolunu tuttular.

 

Yepyeni bir hayat onu bekliyordu…

 

Comments are closed.