Metrobüs

Metrobüs

1932525_1480976158836073_1577981198475125643_oMetrobüsün şoförü kaza yapmamak için son anda direksiyonu can havliyle kırdığında bütün yolcular sinek gibi yan camlara yapışmıştı.

Çok şükür kimseye çarpmadan durabilmişlerdi ama herkes panik içindeydi, her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimi ters yönden gelen taksiye bağırarak küfürler ediyor, kimi bir an önce araçtan inebilmek için şoföre bağırıyor, kapıları yumrukluyordu.

Şoför ise henüz şoku atlatamamıştı, titreyen elleriyle zar zor kapıları açan kırmızı düğmeye basabildi.

Yalnızca en arka koltukta oturan genç bir kadın bu hengamenin ve karmaşanın içinde sanki hiç bir şey olmamış gibi boş gözlerle bakıyordu.
Adı Selma’ydı. Namı diğer Pimpirikli Selma!
Her şeyden kuruntulanan, her şeye kafayı takan bir insan olduğu için arkadaşları ona bu ismi takmışlardı.

Fakat bugün hiç de lakabına yakışmayacak bir şekilde sessiz, sakin, huzurlu bir şekilde oturuyordu, az önce o da herkes gibi metrobüsün içinde savrulurken burnunu cama vurmuştu, metrobüs durduktan sonra içeride tam bir can pazarı yaşanırken o yumuşak adımlarla koltuğuna geri gelip oturmayı seçmişti.

Boynundaki fularını sökmüş burnuna tutuyordu, beyaz fular kan kırmızısına dönmeye başlamıştı.

Dışarıdaki kalabalık şoförün liderliğinde taksiciyi bir köşeye sıkıştırmış tartaklarken o 200 kişilik koca metrobüsün en arka koltuğunda tek başına boş gözlerle dışarıyı seyrediyordu.
***
3 ay diye geçirdi aklından, sadece 3 ay…
Ne de kolay söylemişti Doktor bey sadece 3 ayı kaldığını..!

Aslında biyopsi sonuçlarını öğrenmek için laboratuvara giderken önemli bir şeyler olduğundan şüphelenmişti ama Nietzsche’nin de dediği gibi, şüphe değildi insanı deli eden, kesinlikti.

Şüphelenmek başka bir şeydi, doktorun gözünün içine baka baka “çok üzgünüm Selma hanım ama maalesef kanseriniz 4. safhaya ilerlemiş, şu saatten sonra ameliyat imkanımız yok, ancak kemoterapi ile ömrünüzü bir kaç ay daha uzatabiliriz” demesi başka bir şeydi.

Hayatı boyunca hiç sigara içmemişti Selma ve daha 39 yaşındaydı. Nasıl akciğer kanseri olabilirdi ki? Zaten akciğer kanseri erkek hastalığı değil miydi? Anlamaya çalışıyor ama bir türlü anlayamıyordu.

Çok titiz bir insandı, başak burcu olmanın hakkını fazlasıyla verirdi, evinde bir tek toz görse sabaha kadar temizlik yapar, ertesi güne yıkanacak tek bir bardak bile bırakmaz, haftada 2 kere camları silerdi. Duşa girse 1 saatten önce çıkamaz, girmişken birde baştan aşağı banyoyu temizlerdi.
***

Eve gelmişti Selma, kanlı fularını kapıdan girer girmez portmantonun üzerine atmıştı, ayakkabılarını çıkarmadan salondaki kanepeye boylu boyunca uzandı.

Normalde evin içinde ayrı, balkonda ayrı, dışarıda ayrı terlik giyen Selma çamurlu ayakkabılarının ortalığı ne hale getirdiğini nedense hiç umursamıyordu artık. Kabulleniş başlamış mıydı yoksa? Bu onun bir işareti miydi?
***

Hangisi daha zordu?
3 ay sonra öleceğini bilmek mi yoksa bunu bilerek yaşamaya devam edebilmek mi?

Evi altıncı kattaydı, bir an atlamayı düşündü ama vazgeçmesi uzun sürmedi. Cennete gideceğinin bir garantisi yoktu belki ama şimdi durduk yere cehennemi garantilemenin de bir alemi yoktu.

Annesinden kalma kanepenin üzerinde yatarken gözü salondaki yeni aldığı koltuk takımına ilişti. Aslında pek de yeni sayılmazlardı, alalı neredeyse 2 ay olmuştu ama kirlenmesinler, eskimesinler diye üzerindeki naylonları hala sökmemişti.

Zaten ev kirleniyor, evdeki eşyalar eskiyor, bir de çok masraf oluyor eve arkadaşlarını da pek davet etmezdi.

Kalktı, banyoya gidip burnunu iyice yıkadı, kanama durmuştu. Yüzünü yıllardır 90 derecede yıkana yıkana pörsümüş ama tertemiz banyo havlusuna sildi.

Aklına çeyizine koyduğu renkli ve dantelli havluları geldi, yatak odasına gitti, gözü gibi baktığı çeyiz sandığını açtı.

Hayatı boyunca eline geçen en kaliteli eşyalarını hep bu sandığa doldurmuştu. Hiç kullanılmamış pırıl pırıl nevresimler, kenarları dantelli renkli havlular, birinci sınıf porselen takımları, paslanmaz çelik çatal bıçak setleri, daha neler neler…

Sonra sandığındaki en özel eşyası geldi eline, apartman topuklu kırmızı ayakkabıları. Genç kızlığından beri bu ayakkabıları giyeceği düğün gününü hayal ediyordu. Ama şu anda 39 yaşındaydı ve henüz ortada evlenmek için bir aday dahi yoktu, üstelik kendisine bu sabah kanser teşhisi konmuştu.

İş yerindeki Serkan geldi birden aklına, Bölüm şefi Serkan.
Akıllı bir adamdı, belki bir Brad Pitt değildi ama Danny Devito da değildi hani. Orta ayar bir Türk erkeğiydi işte!
Biraz içine kapanık sessiz,sakin bir mizacı vardı ama iyi bir adamdı, herkes severdi Serkan şefi…

Serkan bir iki kere Selma’yı yemeğe davet etmiş ama Selma kabul etmemişti, aslında kişilik ve karakter olarak beğense de yine de daha iyisini bekliyordu Selma. Serkan biraz kısaydı onun standartlarına göre, biraz da saçları seyrekti.

O an fark etti; insanın gül bahçesinin sonundaki o en harika güle ulaşma umuduyla ilerlerken ezdiği papatyaları nasıl da fark etmediğini. Halbuki gül bahçesi çok uzundu sonu görünmüyordu, belki oraya hiç varamayacaktı, belki de vardığında o beklediği muhteşem gül yerine sadece dikenler bulacaktı. Daha fazlasını elde etmek adına bugüne kadar ayağına gelen kısmetleri hep geri çevirmişti Selma…

İşte o an; 10 yıl önce, babasının öldüğü geceden beri ilk defa ağladı Selma…

Şimdi ne olacaktı peki, yıllardır gözü gibi baktığı, kullanmaya hatta dokunmaya bile kıyamadığı bu eşyalar kime kalacaktı? Hepsi çürüyüp gidecek miydi?

Ya boşa geçen 39 yıl? Hep daha iyisini beklerken geçen o koca ömür.

Bu maceranın sonunu hiç böyle hayal etmemişti…
***
Kemoterapi falan pek kar etmemişti, Selma daha ne olduğunu anlayamadan ölüm döşeğinde bulmuştu kendini.

Acıları dinsin diye hastanede verdikleri aşırı doz morfinden dolayı artık gözlerini dahi açamıyordu.

Sadece karmaşık sesler duyuyordu dışarıdan.

Biri ona “hanımefendi iyi misiniz” diyordu!
Hanımefendi uyanın…

Birden gözlerini açtı, karşısında mavi üniformalı orta yaşlarda,bıyıklı bir adam vardı, Selma’nın gözlerine bakarak “hanımefendi son durağa geldik” diyordu.

O anda kendine geldi Selma, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Metrobüste uyuyakalmış ve son durağa kadar gelmişti, şoför de kendisini uyandırmaya çalışıyordu.

Gördüklerinin hepsinin bir rüya olduğunu anladı. Ne metrobüs kaza yapmıştı ne de ona 3 ay ömrün kaldı diyen bir doktor olmuştu, elini burnuna götürdü, kan falan yoktu.
***
Ertesi akşam Selma’nın evi tarihinin en kalabalık gününü yaşıyordu, iş yerindeki bütün arkadaşları masanın çevresindeydi, yeni koltukların üzerindeki naylonlar, eski koltukların üzerindeki kılıflar kalkmıştı. 1990 lardan kalma ama hiç kullanılmadığı belli pırıl pırıl porselen takımlar ortama retro bir ambiyans katıyordu.

En yakın arkadaşı Hülya elindeki 3 şekerli çayı halıya döktüğünde çok telaşlandı, çünkü Selma çok kızardı böyle şeylere, ama bu sefer tuhaf bir şey olmuştu, Selma’nın kılı bile kıpırdamamıştı.

Sileriz sonra demişti Selma ve yanındaki arkadaşına dönerek sohbetine devam etti.
***
Bir sonraki akşam nezih bir restoranın balkonunda çaylarını yudumlarken “kırmızı ayakkabıların çok güzelmiş, yeni mi” diye sordu Serkan şef.

-Evet, dedi Selma gülümseyerek… 19 yıllıklar aslında ama “yeni Selma” gibi onlar da çok yeni…